Benim Gözümden Trabzonspor ve Nihal Atsız

Bir Trabzonlu, Türk, Türkçü, Turancı olarak yetiştiğim için Lise yıllarım Hüseyin Nihal Atsız’ın romanlarını ve kitaplarını okuyarak geçti. Şu günlerde şike soruşturması ile ilgili ülkemizin imajını zedeleyen olaylar gelişmeye devam ediyor. Bu olayları düşünürken Hüseyin Nihal ATSIZ’ın yazdığı bir makale aklıma geldi. Bu makale “Komünizmle İlk Çarpışmam” isimli makaledir. Bu makalede yazılanlar sol görüşlü arkadaşların pek hoşuna gitmeyebilir ancak makalede Atsız’a yapılanları Trabzonsporla biraz da olsa bağdaştırdım. Bu yazıda ismi geçenler ve yaşanan olaylar size tanıdık gelecektir. Önce bu makaleyi okuyalım:

KOMÜNİZMLE İLK ÇARPIŞMAM

Bir toplulukta aşağılık duygusu başladı mı, artık dışarıdan gelen her şeye hayranlıkla bakılır. Milletin aydınları, profesörleri, gazetecileri baştanbaşa dalkavuk ve riyakar olursa, bir topluluk hak ve hakikat uğruna şehit veremez duruma düşerse, artık ona kabul ettirilmiyecek batık kalmaz.

İşte topluluğun böyle şekilsiz, biçimsiz ve kıvamsız olduğu sırada, damarlarında bir damla Türk kanı bulunmıyan Nazım Hizmet, Moskova’da iyice Moskofçuluk öğrendikten sonra oradan aldığı buyrukla yıkıcı faaliyet yapmak üzere Türkiye’ye gönderildi ve bizim o şahsiyetsiz, o seviyesiz ve seciyesiz aydın tabakamız tarafından millî bir kahramanmış gibi karşılanarak göklere çıkarıldı. Bu satılmış köpek, ruhta ve şekilde Moskof şiirini getiriyordu. Bir anda çevresinde yığınla mukallit maymunlar peyda oldu ve Moskof nazım kalıbı çıkarmak üzere bizim nazmımıza girdi. Aydınlarımızın, şairlerimizin, yazıcılarımızın milli ve edebi kültürün feyzi sayesinde

Nazım Hitmetof Yoldaş, şiir dediği tekerlemeleriyle adeta Türkiye’yi fethediyordu. Ahmet Haşimi, Yakup Kadri’yi ve Hamdullah Suphi’yi manzumelerle hicvettikten sonra ise umumî ürküntü başladı. Demek ki insanların hakikaten maymundan d-farkı yoktu. Şuursuz ve tamamıyla hayvanî bir korku ile bu aşağılık Moskof uşağından çekiniyorlardı. Yoksa o kızıl çomarı susturmak için bir sille yeterdi de artardı bile…

Köpek, kaçanı kovalar; Nazım Hikmetof da kendi havlamalarından korkarak kaçanları gördükçe küstahlığını artırdı. Dergilere yazarak saldırganlığını çoğalttı ve sonunda “Putları kırıyoruz” diye millî değerlere hücuma başladı. Kırmak istediği putlar şimdilik edebî şöhretlerdi. Türkçü şair Mehmet Emin’e büyük şair Abdülhal Kamid’e, vatan şairi Namık Kemal’e Moskofçu bir hınçla saldırdı saldırdı: Türkleri seven Piyer Loti’ye de “Domuz burjuva” dedi.

Memleket sanki bir mezaristandı. Bu “köepk proleter” havlar afkuru ve ulurken hiç itiraz sesi yükselmiyordu.

O sırada, yan, 1935’te ben refaha kavuşmuştum. Millî tarih tezi denilen maskaralığa itiraz ettiğim için 28 Aralık 1933’te Vekâlet emrine alınmış, 9 Eylül 1943’te Deniz Gedikli Hazırlama Okulunda Türkçe öğretmeni oluncaya kadar Halk Partisi sayesinde nefis günler geçirmiş, nihayet babamın kurmuş olduğu mektepte okuman dolayısıyla biraz teveccüh görerek o zaman Kasımpaşa’da bulunan bu orta okula Millî Müdafaa Vekâleti tarafından tayin olunmuştum.

Tabiî, Türk’ün karnı tok, sırtı pek olunca savaş arar. Ben de öyle yaptım. Komünizmin propaganda faaliyeti gitgide artan bir hızla millî ruh üzerinde gedikler açarken savcılık uyuyordu. Millî mukarıplar olması gereken basın, Üniversite ve Talebe Birliği de uyuyordu. Tabiî bu arada zaten uyuyup da büyüsünler diye tayin edilmiş olan Halk Partisi mebusları da, hem de Yemlihâ uykusu ile uyuyordu.

Kimseden ses çıkmadığını görünce millî bir öfkeye kapılarak kızıl çomara bir değnek vurmak istedim ve “KOMÜNİST DON KİŞOTU PROLETER – BURJUVA NAZIM HİKMETOF YOLDAŞA” adlı bir broşürle cevap verdim. O zaman kitapların en kabadayısı 1000 tane basılırdı. Ben, imkansızlık dolayısıyla bunu ancak 500 tane bastırabildim. Zaten çevrenin manevî çoraklığına göre de, imkanım olsa bile 500 den fazla basmayı düşünmezdim.

Bu broşür, Nazım Hikmetof’a anlayacağı dille verilmiş çok sert ve hatta kaba bir cevaptı. Moskof oğlanına hakaretlerle doluydu. Fakat her şeyi göze almıştım. Ben de İsmet İnönü gibi, kızınca her şey yapabilirdim. Şu farkla ki o, yapacağını ancak devlet kuvvetlerine dayanarak, yahut siyasi dokunulmazlığına güvenerek, kendisine bir zarar gelmiyeceğinden emin olduğu zaman yapar. Benim nasıl davrandığımı ise artık “yâr ü ağyâr” söyleyip hükmünü versin…

500 nüshalık broşür bir günde satılıp bitti, istekler, siparişler yapıldı. fakat sırf, kazanç için yaptı demesinler diye ikinci basıma gitmedim. Dedim ya, o zaman 30 yaşımda romantik bir küçük çocuktum.

Savaşı devam ettirmek için Moskofçu oğlanın cevap vermesini veya dava açmasını bekliyor, bu arada birçok tebrik mektupları alıyor, takdirler görüyordum. Demek ki sinmiş oldukları halde bu broşürü bekleyen bir grup, hem de kalabalık bir grup vardı.

Ben, aleyhime açılacak davayı beklerken aylar geçti. 1936 yılına girdik. Refaha kavuşmuş olduğum için evlenme hazırlarına da başladım. Bu sıralarda bir gün 21 Şubat 1936 Cuma günü İstanbul Üçüncü Ceza Mahkemesinden hükümeti tahkir ve gençliği Ceza kanunda yazılı suçlara tahrik ettiğim iddiası ile celp geldi. Dava benim broşürden çıkıyor ve işin korkunç tarafı, Halk Partisi hükümeti, Nazım Hikmetof’un vekili ve savunucusu olarak harekete geçiyordu.

O zaman Adliye Vekili olan Saraçoğlu Şükrü, aleyhimde dava açılması için İstanbul Savcılığını ikaz etmiş, fakat broşürü inceleyen savcılık bunda suç unsuru görmediğini bildirince bizzat Adliye Vekaleti davayı tahrik etmişti. Bunu epey sonra öğrendim.

İşte yine korkunç bir aşağılık duygusu veya Moskof dostluğu karşısında idik. Bir zaman sonra Türk’üz, Türkçüyüz, daima Türkçü kalacağız diye ötecek olan Saraçoğlu, broşürümde komünizmin aleyhinde bulunduğum için Moskoflara bir cemile yapıyor, bunu açıkça söyliyememek dolayısıyla da hükümeti tahkir ve tahrik kulplarını takıyordu.

Bir hükümetin yabancılara hoş görünmek için kendi vatandaşlarına kıyması kadar iğrenç şey pek azdır.

Bolşevik devriminin ne mal olduğu ve Moskofların Türkiye’ye hiçbir zaman dost olmayacaklarını en açık şekilde anlaşılmış olmakla beraber, ruhlara işlemiş bulunan aşağılık duygusu dolayısıyla hükümet, memleketteki en güvenilir unsur olan milliyetçilerden bir ferdi hiç yoktan suç icat ederek hapse atmağa kalkıyordu. Bu nasıl hükümetti? Bu ne biçim mantık ve kafa, bu ne kara vicdan ve izandı!

Beni 26 Şubatta duruşmaya çağırıyorlardı. Bense ondan bir gün önce evlenecektim. Hayatımın mühim bir merhalesine, doğrusu, güzel bir başlangıçla başlıyordum.

27 Şubat 1936 Perşembe günü, tam bana layık şekilde şahane bir törenle evlendim. Bu ikinci zevcem, tarih zümresi mezunlarından Bedriye idi. O zaman evlenme dairelerinde pek kalabalık olmazdı. Biz de geç vakit gitmiş olduğumuz için ikimizden ve iki de şahidimizden başka kimse yoktu. Şahitlerimizden biri doktor Cezmi Türk, öteki de Deniz Gedikli Okulu Tabiiye öğretmeni merhum Sadi Erülgen’di. Tabiî, bize şahit olduğu zaman henüz merhum değildi. Yıllardan sonra öldü. Bu Sadi Erülgen gayet komiksel bir şahıs olduğu için evlenmemizdeki tanıklığı da hayli garip olmuştu. 27 Şubat 1936 Perşembe günü akşamı, Kasımpaşa’daki Deniz Gedikli Okulundan çıkarken bir mesele için benimle beraber gelip gelemiyeceğini sordum. Gelirim ama nereye gidiyoruz dedi. Gidince görürsün dedim. Evlendirme dairesine gelinceye kadar nereye ve ne için gittiğini bilmedi. Evlendirme memuru bizi evlendirdikten sonra şahitlerime mükellef bir ziyafet çektik. Bu ziyafet, Cağaloğlu’nundaki meşhur Bozacı Sinan’dan içilen nefis bozalarla verildi. Doğrusu tam bir Opuz şöleni idi. Fark şurada idi ki ziyafetten sonra kap kaçak yağması yapılmıyordu. Şubata rağmen hava oldukça güzel olduğundan tanıklar, bizi evimizin kapısına kadar getirmek nezaketinde bulundular ve bahtiyarlık dileyerek ayrıldılar.

Ertesi 28 Şubat 1936 Cuma günü Üçüncü Ceza Mahkemesine gittik. Pek kalabalık bir dinleyici yığını vardı. Hâkim sordu:

“Hükümeti tahkir etmişin. Ne dersin?”

O zaman henüz hukuk bilgini olmamıştım. Hakimin böyle mişli geçmişli konuşması tuhafıma gidiyordu. Cevap verdim:

“Broşür meydanda… Hükümeti değil, hükümetin karşısına çıkan bir köpeği tahkir ettim”.

Cevap galiba biraz fazla dolgun kaçmış ve hakim, işittiklerine inanamamıştı:

“Efendim?” diye sordu. Bende cevabımı bitekellüf, Oğuzane tekrarladım:

“Hükümeti değil hükümetin karşısına çıkan bir köpeği tahkir ettim.”

Artık işin anlaşılmadık tarafı kalmamıştı. Hakim, sözlerimi zapta geçirdi. Yalnız, benimle birlikte kendisi de suç işlememek için “köpek” kelimesini çıkararak “hükümetin karşısına çıkan bir şahsı tahkir ettim” şeklinde yazdırdı.

Arkasından gençliği suçlara kışkırtmak maddesi geldi. Şu Saraçoğlu da doğrusu yaman röntgenci imiş. Gönlümden geçenleri, ters tarafından da olsa anlıyordu. Hiç şüphesiz, aklımdan geçmiyen bir suçu kabullenecek değildim. Şiddetle reddettm. İlk oturum bitti.

Salondan çıktıktan sonra birkaç gazeteci beni kuşattı. Bir tanesi zamamnın ruh durumunu gösteren bir soru sordu:

“Siz Nazım Hikmet’e köpek mi dediniz?”

“Evet!”

“Nasıl olur? O bir şair!”

Cevabım gayet kesindi:

“Fakat komünist…”

Gazeteciler her halde anlayışlı idiler. Çekilip gittiler.

13 Mart 1936 Cuma günkü oturumda; savcı, iddiasını okuyarak beraetimi istedi. Hakim ne diyeceğimi sordu:

“Beni mahkum ederseniz, bu memleket çocuklarının millî davaları savunmak hususundaki şevkini kırarsınız” dedim. Karar verilmek üzere duruşma dört gün sonraya bırakıldı.

17 Mart 1936 Salı günü, üç kişilik mahkeme heyetinin iki üyesinden biri oldukça uzun olan kararı okudu. Hakimler ifademi kaba bulmakla beraber vatanperver duygularla yazıldığını kabul ediyor ve suç unsuru bulunmadığı için de ittifakla beraetime karar veriyordu. İşin ilgi çeken bir tarafı da duruşmadan ve karardan sonra hakimlerin bir vasıta ile benden birer broşür istemeleriydi. Gölünden istediğim halde onların bu arzusunu yerine getiremedim. Çünkü broşürlerin hepsi satılmıştı.

Komünizmle ilk çarpışmam böyle bitti. Bunun en acıklı tarafı; teferruatı, mugalatayı falan bir yana bırakırsak, bir komüniste saldıran Atsız’ın karşısına o komünistin veya başka komünistin değil de o zamanki Cumhuriyet Hükümetinin, onun Adiliye Vekili Saraçoğlu Şükrü’nün ve tabiî perdelerin biraz daha arkasından da Saraçoğlu’ya emir ve ilham veren o idi. İşte İsmet Paşa, siyaseti böyle anlıyordu:

Zehî pâşâ vü mâşâ vü temâşa…

Ve hâşâ sümme hâşâ sümme hâşâ!

Şimdi bu yazıyla Trabzonspor’un ne alakası var diyeceksiniz. Hemen sadet’e geliyorum:
Milliyetçi bir şair-yazar-stratejist olan Atsız, Nazım Hikmet’e cevap olarak bir bildiri yayınlıyor. Bunun sebebi ise Nazım Hikmet’in milliyetçi şairlere kalemiyle saldırmış olmasıdır ve arkasında dönemin CHP hükümeti vardır. Nazım Hikmet’i bu olayda Aziz Yıldırım’a benzetecek olursak, “Hem şike yapıyor, hem de arkasına devleti alarak (Gaflet’e düşmüş olan hükümetimiz ve TFF’nin yaptığı oyunları görüyoruz hepimiz) ben ağayım paşayım benim istediğim olacak” şeklinde tavırlar sergiliyor. Atsız’ı da Trabzonsporumuzla bağdaştırıyorum. Atsız (kendisine göre) ülkeyi tehtit eden bir duruma karşı geliyor, suçladığı kişiler tarafından değil de hükümet tarafından kendisine dava açılıyor. Mahkeme ise Atsız’ın suçsuz olduğunu söyleyip serbest bırakıyor. Şöyle ki: Şike soruşturmasına Trabzonspor’umuzun adını karıştırıyorlar ve bir şekilde içinde bulundukları bataklığa bizi de çekmeye çalışıyorlar. Ki bunu da devleti arkalarına alarak yapıyorlar. Bizi suçsuz bulan ve Şampiyonlar Ligine davet eden Uefa’nın Atsız’ı suçsuz bulan Mahkemeye benzettiğim anlaşılmıştır umarım.

Şike soruşturmasında kulüp başkanımızın da adı geçiyor, Savcılık tarafından ifadesi alınıp serbest bırakılmıştı. Biz Sadri Şener’in ve adı geçen diğer yöneticilerimizin de iddianame açıklandıktan sonra mahkemeye çıkacağını ve hakim karşısında konuşacağını zaten biliyoruz. Bizim yöneticilerimiz mahkemeye çıktığında tıpkı Atsız’ın dediği gibi (Beni mahkum ederseniz, bu memleket çocuklarının millî davaları savunmak hususundaki şevkini kırarsınız) “Bizim şike yapmadığımız ve yapmayacağımız aşikardır, Bizim görüşümüz Güzel Futbol Trabzonda Gelenektir, ve biz futbolu çirkinleştirenlerden asla olmadık ve olmayacağız” diyeceklerinden eminim.

Atsız’a dava açan Adiliye Vekili Saraçoğlu Şükrü’nün (günümüzde adalet bakanı olarak adlandırılıyor) Fenerbahçe’nin stadına ismini veren Şükrü Saraçoğlu olduğunu hatırlatmak isterim. Ama biz şunu biliyoruz ki Trabzonsporumuz bu dava’dan Atsız gibi Başı dik alnı açık olarak çıkacaktır.

Ayrıca unutulmamalıdır ki bugün Aziz Yıldırım hapisten çıkabilir, Fenerbahçe küme düşürülmeyebilir vs Ancak 1950 yılında CHP hükümeti devrilip Adnan Menderes hükümeti başa geldiğinde Nazım Hikmet Rusya’ya kaçmış ve Vatan Haini ilan edilip vatandaşlıktan çıkartılmıştı. Aziz Yıldırım’ın sonu da Nazım Hikmet’inkiyle aynı olacak gibi duruyor.

Dipnot: Sol görüşlü arkadaşlar Atsız’ı ırkçı kafatasçı olarak bilirler, bu onları yönlendirmek amacıyla söylenen sözler doğrultusunda kafalarına işlenen uydurmacadır. Atsız, Namık Kemal’in ve Ziya Gökalp’in Türkçülük ve Türk Milliyetçiliğini fikirlerini yaşamış olduğu dönemde Türk gençlerine aşılamak için çalışmalar yapmış Türkiyet Enstitüsü mezunudur (Günümüzde Türkolog oluyor). Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurarken Namık Kemal’in, Ziya Gökalp’in Türkçülük fikirlerinden ve Fransız ihtilalinde ortaya çıkan Milliyetçilik Akımından etkilenmiştir. Atsız’ın o dönemde yapmış olduğu Miliyetçilik Atatürk Milliyetçiliğidir bunu vurgulamakta fayda var.

Sol görüşlü arkadaşlar bu yazıma kızabilir, ve cevap vermek isteyebilirler. Verecekleri cevaplar saygı çerçevesini aşmadığı taktirde yayınlanıp varsa soruları ve düşünceleri cevaplanacaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir