Karadeniz’de Çocuk Olmak

Karadeniz’le Ön Tanışma
Hani kendimi bildim bileli derler ya işte benim o zamanlarım 90’lı yılların başlangıcına denk geliyor. Bebeklik dönemim Akçaabat’a bağlı Çayırbağı köyünde geçtiği için o bölümü pek hatırlamıyorum, ancak ayaklanıp yürümeye hatta koşmaya başladığım dönemleri yani 93-94 yıllarını biraz puslu da olsa hatırlıyorum. 94 yılında babamın işi gereği Akçaabat’a bağlı Akpınar köyünde (Akpınar şu anda belde) ikamet ediyorduk. Okullar kapandıktan sonra abimle köye yol yapmak için gelen dozer’i izlemek için evden çıkmıştık. Evden biraz uzakta tek katlı samanlık olarak kullanılan betonarme bir yapının üzerinde oyun oynuyorduk ve de ara sıra dozeri izliyorduk. Abim Kasım isimli arkadaşıyla oyun oynuyordu beni aralarına almamışlardı tabi (e o zaman ben 4,5 yaşımda abimse 6,5 yaşında 1. sınıfı bitirmişti). Ben de bir çalı parçası bulup direksiyon yapmıştım kendime, araba sürüyordum güya. Bir ara arabayı geri vitese takıp geri geri giderken üzerinde olduğumuz binanın merdiven boşluğuna düştüm, sırtım çayıra gelmişti ancak Sağ bacağım kereste amaçlı kesilip oraya bırakılmış kütüğe denk gelmişti. Yerimden kıpırdayamıyordum, sesim çıktığınca abime bağırıp ağlıyordum ancak dozerin sesinden olsa gerek sesimi kimse duymuyordu. Bir süre sonra Dozer çalışmayı durdurmuştu (sanıyorum ki öğle yemeği için mola vermişlerdi) ancak o zaman sesimi duyurabildim. Abim bana kapıyı gösteriyordu şurdan çık da gel diyordu, ben de ayağa kalkamadığımı söyledim. İlk başta inanmamıştı tabiki de, ancak ben çabalayıp başaramayınca yardım istemek için okula koşmuştu. Bacağımı kırdığım gün 15 Hazirandı ve o gün memurların maaş günüydü, doğal olarak babam maaşını çekip borçlarını kapatmak için merkeze inmişti. Abim okulda ablamın (hangi ablam olduğunu hatırlamıyorum) sınıf arkadaşıyla birlikte geldi, sağolsun beni sırtına alıp eve götürdü (E o zamanlar da şu anki gibi biraz kiloluydum ve bir orta okul öğrencisinin beni taşımakta zorlandığını net hatırlıyorum). Eve (ismini hatırlamadığım) o ablanın sırtında geldiğimde Annem beni o halde görünce çığlık atmıştı, E haklıydı kadın sağ bacağım sanki dalından kopmak üzere olan bir yaprak gibi sallanıyordu, bense ağlıyordum. Annem şok’u kısa sürede atlatıp beni hemen bi divana yatırıp ayağımın altına bir minder koymuştu. Ben acıdan çığlık atığ ağlıyordum, gözümde yaş kalmamıştı nerdeyse. Annem hemen telefona sarılıp babama ulaşmaya çalıştı ama şehirde olduğu için ulaşamıyordu. Ardından köyden Akçaabat’a dolmuşçuluk yapan bir abi vardı onu aradı. Dolmuş geldi, bindik ve şehre doğru ilerlerken ben uykuya daldım her çocuk gibi, sallanarak köyden aşağı inen dolmuş beşik gibi gelmişti.

Bana anlatıldığı kadarıyla o gece Yavuz Selim Kemik Hastanesinde yatmışım, beni ameliyat edecek olan doktor o gün çok fazla ameliyata girmiş ve yorulmuştu. Yanlış birşeyler yapmak istediği için beni ameliyat’a almamıştı, sabah ilk iş olarak beni ameliyat’a alacağına söz vermişti. Sabah olup da uyandığımda yattığım odadaki diğer hastaların yemek yediğini görünce ben de yemek isterim diye annemin başının etini yemiştim, Annem bana ameliyat’a gireceğimi o yüzden yemek yiyemeyeceğimi söylese de ben susmak bilmiyordum. Tabi bu yemek savaşını annem kazanmıştı. Beni sedyeye alıp ameliyathaneye doğru yola çıkmışlardı. Asansörden inip ameliyathane’nin önüne gelince ağzıma birşey takmışlardı 10’a kadar saymamı isterlerken uzunca bir koridordan geçiyorduk. 3’ten sonrasını sayıp saymadığımı hatırlamıyorum, narkozun etkisiyle uykuya dalmışım. Ameliyat başarılı geçmiş beni bir odaya almışlardı, Alçı sebebiyle zar zor hareket edebiliyordum. Beni Ameliyat eden doktor Süleyman BIÇAKÇI’ydı, kendisine bu başarılı ameliyat için tekrar teşekkür ediyorum :). Hastanedeki yatağım cam kenarındaydı Trabzon Merkez’i görüyordu. (Bilmeyenler için bir not düşeyim buraya: Yavuz Selim Kemik Hastanesi Trabzon Merkez’de olup Boztepe’dedir. Meydan dahil birçok yeri görmektedir.) Camdan dışarı ilk baktığımda ilgimi Moloz mevkiisinde dev oyuncakların olduğu o park çekmişti. (Şu anda yıkılmış olan o Lunapark’ı görmüştüm ilk olarak). Kocaman yuvarlak birşey’in içinde karınca kadar zar zor seçilen insanlar vardı. İlgimin büyük bölümünü Lunapark çekmiş olsa da Lunapark’ın arka tarafında uçsuz bucaksız bir mavilik vardı ve gökyüzüyle birleşiyordu. O uçsuz bucaksız maviliğin ne olduğunu merak ediyordum, anneme sormuş olmam lazım bana onun deniz olduğunu o maviliğin ise su olduğunu söylemiş olması lazım. İşte o uçsuz bucaksız maviliğin adı denizmiş hatta kendine has bir de adı varmış: “Karadeniz”…

İşte Karadeniz’le ön tanışmam böyle talihsiz bir kazanın sonucu olmuştu. O yaz babam tayinini Çarşıbaşı’na (baba ocağına) aldırmıştı, ancak Akçaabat Merkez’e taşınmıştık. 1 yıl boyunca babam Akçaabat – Çarşıbaşı arası gidiş geliş yapıyordu. Akçaabat Merkez’de Orta Mahalle’de yaşadık 1 yıl. Evimiz pazaryeri’nin arkasındaki mezarlığın yukarsındaydı. Hafta sonları abim ve ablamlarla oyun oynamak için Cumhuriyet Parkı’na iniyorduk. Cumhuriyet Parkı Karadeniz ve sahil yolunun arasında konuçlanmış içinde çocuk parkı ve havuz’un olduğu bir park. Ara sıra top oynarken top denize doğru gittiğinde topun peşinden gidip almaya korktuğumu hatırlıyorum. Uçsuz bucaksız bir mavilik ve küçücük çocuk olan ben. Ne kadar korksam da tam olarak bilmediğim o maviliğin ne olduğunu öğrenmek için de can atıyordum. Artık Karadeniz’e daha yakındım ama o hırçın dalgalarını gördükçe korkum da giderek artıyordu.

Karadeniz’le tanışmam
95 yılının yaz aylarında babam Çarşıbaşı’nda kiralık ev bulmuş ve 2 Temmuz 1995 tarihinde Çarşıbaşı’na taşınmıştık. Tam da Akçaabat’a taşınmış ve birkaç arkadaş edinmişken olacak iş miydi bu? Yeni bir ortama alışmaya çalışırken Eylül ayı gelmiş çatmıştı, ve artık o çok özendiğim abim ve ablalarım gibi ben de okullu olmuştum. Benim de bir sırt çantam ve kitaplarım, defterlerim, kalemlerim olmuştu. 1. sınıfa Gazi İlkokulunda başlamıştım. 2 hafta orada okuduktan sonra yasa değişmiş ve ilk okul orta okul birleştirilmiş adı ilköğretim olmuştu. Babamın görev aldığı Çarşıbaşı Orta Okulu’nun adı değişmiş Çarşıbaşı İlköğretim okulu olmuştu.Babam kaydımı Gazi ilköğretim’den müdür yardımcısı olduğu Çarşıbaşı İlköğretim okuluna aldırmıştı. Artık evde boş boş durmaktan kurtulmuş yapacak yeni şeyler bulmuştum. Okumaya devam ederken yaz tatillerinde dinlenme, gezme ve eğlenme fırsatlarım oluyordu. Bunlardan hem en korkuncu hem de en güzeli “Denize yüzmeye gitmek”ti. Denize ilk gittiğimde suya girmekten çok korkuyordum. Ayaklarımı denize soktuğumda suyun soğukluyla irkilmiştim. Suya alıştıkça biraz daha ilerleyip suya oturdum. Vücudum ıslandıkça hem üşüyüp hem korkuyordum. Ben kıyıda suyla oynarken babam suya bir dalıp bir çıkıyordu, açılıyordu geri geliyordu. “Yüzmek” kavramının gerçekleştiğini gördüğümde ben de öğrenmek istedim. Babam kıyıya geldiğinde bana da öğretmesini istedim. Ancak denizde boyumu aşan yere gitmekten çok korkuyordum. Babamla ufak bir kovalamacanın ardından beni yakalamıştı. Kolları üzerine yatırmış kol ve bacaklarımı nasıl çırpacağımı anlatıyordu. Ben kol ve bacaklarımı çırpmaya başlayınca da beni suyun üstüne bırakıyordu. Babam beni her suya bıraktığında ona kızıyordum ve bağırmaya çalıştıkça da daha fazla su yutuyordum. Suya bata çıka, su yuta yuta yüzmeyi hatta denizden korkmamayı öğrendim.

Yaz tatili bitmiş okullar yeniden açılmıştı. Okuldaki arkadaşlara hava atmak için denize yüzmeye gittiğimi anlattığımda onlardan aldığım daha ‘havalı’ yanıtlar olmuştu. Ben daha Karadeniz’le yeni tanışmışken Babasıyla Karadeniz’e gemilerle açılan balık tutan, 3-4 gününü denizde karaya adım atmadan geçiren arkadaşlarım vardı. (Çarşıbaşı küçük bir ilçedir ve ilçenin büyük bir bölümü geçimini balıkçılıkla sağlamaktadır.) Gün geçtikçe Karadeniz’le ilgili yeni kavramlar öğreniyordum.

Karadeniz’i anlamak
Gün geçtikçe büyüyordum, büyüdükçe de bakış açım değişiyor ve gelişiyordu, ama Karadeniz hep oradaydı. Yazın dinginliğini, kışın ise hırçınlığını koruyordu. Karadeniz’e her baktığımda içimi bir huzur kaplar, sonsuzluğu düşünür ve imkansız diye birşeyin olmadığına kendimi inandırırım. Çünkü; hayatta kalmak için çırpınmayı, çabalamayı Karadeniz’de öğrendim. Hayatta kalmak için Karadeniz’e karşı savaşsam da onu sevdim, ondan kopamaz hale geldim. Karadeniz’i göremediğim bir gün hayat çile gibi gelir bana, ona kavuşmak birçok şeyden daha değerli gelir bana.

Trabzon’dan farklı illere otobüsle seyahat ediyorum bazen, gideceğimiz ile kadar gözüme uyku girmiyor, Ne yapıp edip Karadeniz’i görmeye çalışıyorum Samsun’dan otobüs direksiyonu iç anadoluya kırana kadar kadar. Dönüş yolculuklarımda anlıyorum asıl Karadeniz’i ne çok özlediğimi. Dönüş yolculuklarımda Samsun’a kadar gözüme tek damla uyku girmiyor. Samsun’dan Karadeniz sahil yoluna ulaşınca huzur’a kavuşuyorum. Samsun sahili boyunca otobüs Trabzon’a devam ederken içimi kaplayan o huzurla birlikte uykuya dalıyorum. Gözlerimi ise Trabzon’umda açıyorum, Otobüsten iner inmez yaptığım ilk şey Karadeniz’den esen rüzgarla eşliğinde esneyerek derin bir nefes almak oluyor. İşte o an yaşadığımı bir kez daha hissediyorum…

Karadeniz’e İhanet
Keşke herşey yukarıda anlattığım kadar güzel ‘kalsaydı’. Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan dünyanın en uzun duble şeritli asfalt yolunu yaptığı için kendisiyle gurur duyuyor olabilir, Ancak Karadeniz’i mahvettiği için ve çocukluk anılarımı benden çaldığı için hiçbir zaman kendisini affetmeyeceğim. Kendimi şanslı bir nesil olarak adlediyorum çünkü Karadeniz bana kucak açmıştı, kenarındaki kumsalında çocukluğum geçmişti, şu anki ve şu andan sonraki hiçbir nesil bu güzelliği göremeyecek ve de yaşayamayacak olması ise beni üzüyor. Biz deniz’in çocukları (Trabzon, Rize, Giresun, Artvin, Ordu, Samsun, Sinop, Zonguldak ve aklıma gelmeyen diğer Karadeniz şehirlerinin çocukları) bu katliam’dan hiç hoşnut değiliz! Karadenizden öğrendiğim başka birşey daha var. Siz Karadeniz’den bu güzellikleri bir süreliğine almış olabilirsiniz, ancak gün geçtikçe ondan zorla kopardığınız sahillerini o hırçın dalgalarıyla döve döve geri alacak.

Çocukluğumun geçtiği o kumsalın yerinde artık kayalıklar var...


Şu anda devam eden Akyazı projesi de bu İhanet’in bir devamı niteliğinde, Trabzonspor’umuz için güya stat yapmak amacıyla Karadeniz’e Tecavüz ediliyor. Bu sadece Karadeniz’e değil Karadenizle beraber yaşayan Trabzon halkına da bir ihanettir. Benim Çarşıbaşı sahilindeki çocukluk anılarımın ardından şu anda Akyazı sahili çocuklarının anıları da birer birer çalınmaya devam ediyor.

Çocukluk anılarımın yerine dikilen o çocuk parkı! Biz denizin çocukları bunu mu hakettik?


Bu ihanet’in bir son bulması gerekiyor artık! Karadeniz sizin oyuncağınız değil, bizim hayatımızın bir parçasıdır! Çünkü biz deniz’in çocuklarıyız!

6 comments on “Karadeniz’de Çocuk Olmak

  1. yani şu kadar yazıyı bana bu saatte okuttun ya helal olsun Hasan ne diyeyim=) çok güzel olmuş tebrik ettim 😉

  2. Kanka süper yazı olmuş yüreğine sağlık.Baya duygulandım.Bende Karadeniz’liyim ama sadece bölgesel Karadeniz’i sadece 2 yıl önce gördüm bunca sene boyunca.Onu yaşamak ayrı bir duygu cidden,yaşayamasakta hissettiriyorsun.Eyvallah devamını bekliyorum :)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir